Öğeyi Oyla
(82 oy)

Romanın özeti :

Ahmet Celâl, bir paşa oğludur. Yedek subay olarak katıldığı 1. Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybetmiştir. Daha otuzbeş yaşına basmadan kendisi için herşeyin bittiğini hissetmektedir. İstanbul’a İngilizlerin girmesi üzerine oraya dönemez ve emireri Mehmet Ali’nin çağrısına uyarak onun Orta Anadolu’nun Porsuk Çayı kıyısındaki köyüne gidip yerleşir. Köylü için Ahmet Celâl bir “Yaban”dır.

Mustafa Kemal’in başlattığı Kurtuluş Savaşı’nı, Türk Ulusunun bağımsızlık davasını anlatmaya çalışır köylülere fakat kimse ona inanmaz. Ancak emireri Mehmet Ali, annesi Zeynep Kadın, Mehmet Ali’nin kardeşi İsmail ve onun karısı Emine ile dostluk kurabilir. Köyün en zengin adamı ve ağası olan Salih Ağa, köyü ekonomik bakımdan sömürmektedir. Şeyh Yusuf ise din adamı maskesi altında köyü manevi yönden sömürmektedir. Devleti temsil eden muhtarın ise herhangi bir gücü yoktur. Köyün etkin ve güçlü olan iki tipi Ahmet Celâl’i engellemeye çalışırlar.

Sakarya Savaşı’nın hemen öncesinde Yunan birliği köye girer. Direnenleri öldürür. Kendisi ile işbirliği yapan Salih Ağa ve Şeyh Yusuf’u bile aldatır, sömürür, herkese zulmeder. Sakarya bozgunundan sonra köye ikinci Yunan birliği gelir. Köyü talan ederler. İnanılmaz derecede acımasız davranırlar.

Ahmet Celâl, emireri Mehmet Ali’nin kardeşi İsmail’in karısı olan Emineyi sever. Köy düşman çizmesi altında inlemektedir. Köylü, kaderine razı olmuştur. Ahmet Celâl ise, Türk askerlerinin geleceği umudunu taşımaktadır. Sonunda o da dayanamaz ve Emine ile birlikte kaçar. İkisi de yaralanırlar. Emine’nin yarası ağır olduğu için kaçacak durumda değildir. Ahmet Celâl, Emine’yi  ve anılarını yazdığı defterini bırakarak tek başına bilmediği yollara bilmediği bir geleceğe doğru köyden uzaklaşır.

  • Romanın Konusu: I. Dünya Savaşı'nın bitimiyle birlikte Sakarya Savaşı'nın sonuna kadar olan sürede birAnadolu köyünde köylüleri, köyün durumunu ve milli mücadeleye ilişkin tavırlarını anlatmaktadır...
  • Romanın konusunun geçtiği yer ve zaman (çevrenin özellikleri vb.): Yaban romanının konusu Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da Porsuk Nehri çevresindeki küçük bir köyde geçer. Köy son derece bakımsız, unutulmuş bir virane halindedir.
  • Eserin adıyla konusu arasındaki benzerlik: Bu romanın adıyla konusu arasında çok kuvvetli bir benzerlik vardır. Çünkü köylüler Ahmet Celâl’i bir  “yaban” olarak görmektedirler.
  • Romanın ana düşüncesi: Cehaletin insanların başına çok kötü işler açabileceği ve cahil kalmış insanların sağlıklı düşünemeyeceği vurgulanmıştır. Öyle ki bu durum milli duyguları dahi köreltebilmektedir.
  • Romanın ait olduğu dönemin tarihi ve edebi özellikleri:  “Yaban” romanı, Batı Etkisindeki Türk Edebiyatının “Milli Edebiyat” dönemine ait bir romandır.

Roman yazarının eserlerinde görülen özellikler:

  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun sanatının birinci dönemindeki, yani “sanatın sanat için olduğu” görüşünü savunduğu dönemde yazdığı eserlerinde aşk, ruhsal bunalımlar ve bozukluklar, bireyle toplum gelenekleri arasındaki çatışmalar vb. görülür.
  • İkinci yani, “sanat toplum içindir” görüşüyle yazdığı dönemdeki eserlerinde ise çoklukla savaş felaketleri işlenmiştir.
  • Gerek birinci, gerekse ikinci döneminde gözlemlerden yararlanmış, ya doğrudan doğruya kendisinin gördüğü, ya da başkalarından dinlediği olayları yazmıştır.
  • 2.Abdülhamit devrinde gezi özgürlüğü olmaması yüzünden konuları İstanbul sınırları içinde kapalı kalan Edebiyat-ı Cedide hikâye ve romanlarına karşılık, Yakup Kadri, daha ilk kitabından başlayarak, konularının çoğunu İstanbul dışındaki bölgelerden, genellikle Anadolu’nun çeşitli yerlerinden almıştır.
  • Yakup Kadri’nin bütün eserlerinde batılı sanatçı ve düşünürlerin açık etkileri görülür. Batı Edebiyat ve kültürüne sıkı sıkıya bağlılık gösteren sanatçı, kendi edebiyatımızdaki geleneksel konulara da yabancı durmamış; örneğin “Bir Serencam” hikayesinde Tanzimat edebiyatında sık rastlanan “tutsaklık” konusunu işlemiştir.
  • Sanatının I. döneminde dil bakımından Edebiyat-ı Cedide’nin tutumunu sürdürmüştür. Hattâ “Genç Kalemler” dergisinde Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının ileri sürdüğü dilde sadeleşme akımına karşı çıkmıştır. Fakat bir süre sonra Ziya Gökalp’in de etkisiyle “Milli Edebiyat” akımını benimsemiş ve bu yolun en önemli sanatçılarından biri olmuştur.
  • Yakup Kadri; topluma, kişilere ve olaylara oldukları gibi değil, kendi mizacı ve fikirleri açısından bakan bir romancıdır. Romanını besleyen kaynaklar, yazarın özel yaşamını, duygu, düşünce ve anıları ile toplumun geçirdiği tarih dönemleri ve büyük olaylardır.
  • Kişilerin (roman kahramanlarının) dış görünüşüne önem vermez. Bunları birkaç tasvir ile geçiştirir. Ruh bakımından ise kahramanları da kendisi gibi karamsardır.

Eserin Kahramanları :

  • AHMET CELÂL: Romanın baş kahramanıdır. I. Dünya savaşında kolunu yitirmiştir. Yaşamaya küskün, karamsar bir şehirli tipidir. Köylüler ile olumlu ilişkiler kuramaz. Gerçekçi olmasına karşın gerçekler karşısında şaşkına dönen bir tiptir. İdealist düşüncelere sahiptir. Olaylara ve köy gerçeğine karamsar gözle bakar ve köylünün durumundan Türk aydınını sorumlu tutar.
  • MEHMET ALİ: Ahmet Celâl’in emir eridir. Savaş sonrası köyüne dönmüştür. Ahmet Celâl’e saygı duymasına rağmen yine de köyüne ve köy geleneklerine bağlıdır. Köylüler gibi düşünür. Kaderine rıza göstermiş bir tiptir.
  • SALİH AĞA: Köyün en zengin adamlarındandır.Fakat kılık kıyafeti ile bir dilenci gibidir. Bütün köy halkını nüfuzu altına almıştır. Köylüye kendini akıllı olarak tanıtmıştır. Onlara borç vererek kendine bağlı kalmalarını sağlamakta ve onları sömürmektedir. Son derece çıkarcı, acımasız ve yalancıdır. Köylü üzerinde kurduğu baskılar nedeniyle köyün ekonomisine yön verir.
  • ŞEYH YUSUF: Salih Ağa köyü ekonomik yönden sömüren, bu yönde köylüler üzerinde baskılar kuran olumsuz bir tipleme ise, Şeyh Yusuf da köyü manevi yönden sömüren, bu yönde köylü üzerinde dinsel baskılar oluşturan olumsuz bir tiptir. Son derece cahildir. Dini bilgileri çok basittir. Temizliğe dikkat etmeyen, pasaklı bir adamdır.
  • ZEYNEP KADIN: Mehmet Ali’nin annesidir. Kaderine razı olmuş, acılar karşısında ağlamayı bile unutmuş, tarlasının, evinin işlerini tek başına çekip çeviren gerçek bir Türk anasıdır. Oğlunu, kocasını askerde, savaşlarda yitiren, yoksulluk ve acılar içinde ömrünü çalışmakla geçiren Türk kadınını temsil eder.
  • EMİNE: Romanda ağırlığını koyan ikinci kadındır. Mehmet Ali’nin kardeşi İsmail’in karısıdır. Ahmet Celâl’in ilgi duyduğu tek kadındır. Emine de Zeynep Kadın gibi olaylar karşısında edilgen bir yapıya sahiptir. Erkeklerin kurduğu köy dünyasında erkeklerin güdümünde sessizce yaşamaktadır. Yunan birliğinin öldürme ve kıyım eylemlerinden korkarak sonunda Ahmet Celâl ile kaçar.
  • YARDIMCI KAHRAMANLAR: Bu ana tiplerin yanında yardımcı kişilerde vardır. Bunlar; Emeti Kadın, oğlu Küçük Hasan, Mehmet Ali’nin kardeşi İsmail, Bekir Çavuş vb.dir. Bu tipler üzerinde fazla durulmamıştır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Edebi Kişiliği

  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun edebi kişiliğini öykü anlayışı yönünden iki dönemde geliştiği söylenebilir. Gençlik yılları sayılabilecek olan 1909-1916 yıllarında dili ve konularını işleyiş yönünden “Edebiyat-ı Cedide” beğenisi; yaşama bakışı, seçtiği olaylar ve kişiler yönünden Mauppassant etkisinde görünür.
  • İlk dönemin ürünlerini topladığı”Bir Serencam”daki gerçekçi gözlemlere dayanan öykülerde bile yazar, öykünün akışını bozan belirtmelere yer verir.
  • Betimlemeleri, “beyaz bir sis gibi”, “derin bir mezar sukûneti “ biçiminde Edebiyat-ı Cedide şiirinde çok rastlanan benzetmelerle süsler.
  • Kişilerin ruhsal durumlarını yansıtma çabasıyla şairaneliğe kapılır.
  • “Ah!” “Of!” gibi ünlemler, (..), (....) noktayla biten kısa cümleler kullanır.
  • Dili eskidir. Fakat 1916’dan sonra Milli Edebiyat akımının ilkelerini benimseyerek dilini sadeleştirir.
  • Sanatçının romanlarında görülen üslûba geldiğimizde onun ilk romanı olan Kiralık Konak’tan itibaren bütün yapıtlarında bir dönemin özelliklerini, kendi tarih anlayışı içinde değerlendirerek yansıtmayı amaçladığı görülür. “Sanat sanat içindir” görüşünü savunarak yazı hayatına başlayan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Balkan Savaşı ve 1. Dünya bozgununu görünce de, “Sanat önce bir toplumun, sonra bir ulusun,sonra da bir devrin ifadesidir.” İnancına varmış, böylece sanatın toplum için olduğu görüşünü benimsemiştir.
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu, realist ve natüralist yazarların yöntemine uyarak, romanlarında toplumun bozulan, çöken yanlarını ele almıştır. Eserlerinin çoğu hep bir çöküşün hikâyesidir. “Bir Sürgün”de Abdülhamit devrinin, “Kiralık Konak”ta Meşrutiyet devrinin, “Hüküm Gecesi”nde yine aynı devrin, “Nur Baba”da Bektaşi tekkesinin, “Sodom ve Gomore” de Mütareke devrinin, “Yaban”da bir Anadolu köyünün çöküşü gösterilmiştir. Kişiler, çoklukla kafalarının içindeki hayatın dışarıdaki hayata uymamasından doğan hayâl kırıklığıyla dünyaya küserler. Yazarın eserlerindeki olumlu kişiler,  genellikle içinde yaşadıkları çevrenin kötü gidişini görür, çıkış yolları tasarlar, fakat bunları gerçekleştirmek için bir çaba göstermezler. Bunlar sadece düşünen,  gördüklerinden üzüntü ve acı duyan fakat bir türlü eyleme geçemeyen tiplerdir.
  • Yazar kimi zaman romanlarında doğrudan doğruya okuyucuya seslenmiş, kimi zaman da roman kişilerinin düşünce ve davranışlarında kendi varlığını sezdirmiştir. Örneğin “Yaban”da Ahmet Celâl birçok yönleriyle yazarın duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır.
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu, konuşma dilinin aynı zamanda yazı dili olması gerektiğini savunmuşsa da Türkçede karşılıkları bulunan Arapça ve Farsça sözcüklere, bu dillerin kurallarıyla yapılmış tamlamalara romanlarında yine de çok yer vermiştir. Ayrıca Fransızca kelimelere de romanlarında sıkça rastlanır.

 

Öğeyi Oyla
(0 oy)

Anadolu'da Selçuklu üstünlüğünün sona erip, Beylikler'in kurulmaya başladığı 13. yüzyılın ortaları ile 14. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı kabul edilen ünlü mutasavvıf şair Yunus Emre'nin tarihi kimliği hakkında bilinenler sınırlıdır. Yunus Emre'yle ilgili bilgilerin çoğu, menakıbname türü bazı eserlerdeki rivayetlerle, şairin kendi eserlerinden çıkarılmaya çalışılan ipuçlarına dayanmaktadır. Doğum yeriyle ilgili olarak kaynakların verdiği bilgiler de çelişkili olup nereli olduğu henüz kesinlik kazanmamıştır. Ancak, onun İç Anadolu ile Batı Anadolu arasında yaşadığı sanılmaktadır. Bazı araştırmacılara göre Yunus Emre ümmidir. Yani düzenli bir öğrenim görmemiştir. Bazılarına göre ise, şiirlerinden döneminde öğrenilmesi gerekli sayılan bilgilere sahip olduğu anlaşıldığından, onun sistemli bir eğitim gördüğü ortadadır. Araştırmacıların Yunus Emre'nin öğrenim durumuyla ilgili ileri sürdükleri bu birbirine zıt iki görüşü şiirlerine bakarak, daha doğru bir deyişle onun kendi ifadesine dayanarak bire indirmek de mümkün değildir. Çünkü söz konusu ikilik Yunus'un şiirlerinde de görülmektedir. Yunus Emre'nin Anadolu'da pek çok yeri gezip gördüğü hatta Anadolu'nun ötesinde Azerbaycan'a kadar gittiği tahmin edilmekteyse de ondan söz eden eski kaynakların hiçbirinde bu tahmini doğrulayıcı bilgiye rastlanmamaktadır. Hacı Bektaş-ı Velî Menâkıbnâme'sinde onun efsanevi kişiliğinde Hacı Bektaş-ı Velî ile Tapduk Emre'nin yerine değinildiği gibi ayrıca, şiirlerinde de Tapduk Emre'nin müridi olduğunu bildiren beyitler bulunmaktadır. Öte yandan Yunus Emre'nin nerede öldüğü, nereye gömüldüğü tıpkı doğum yerinde olduğu gibi tartışma konusu yapılan henüz açıklığa kavuşturulamamış hususlardan biridir. Tarihi kaynaklar ve halk ağzındaki rivayetler onun mezarının Orta Anadolu'daki değişik yerlerde olduğunu bildirmektedirler. Buna göre, Yunus Emre'nin mezarının bulunduğu yer kesin olarak bilinememekle birlikte, İç Anadolu'da gömülmüş olduğu görüşü ağırlık kazanmış durumdadır.

Edebi Kişiliği
Yunus Emre'nin, düşüncelerini güçlü bir lirizmle ortaya koyduğu en ünlü eserinin Dîvân'ıdır. Dîvân'ın ün kazanmasında ise, Dîvân'da yer alan şiirleri aracılığıyla dile getirdiği düşünce ve duygularının büyük payı vardır. Yunus Emre, her şeyden önce mutasavvıftır. Şiirlerinin pek çoğunda tasavvufla ilgili konuları, tasavvufa ilişkin düşüncelerini işler. Yunus Emre'nin tasavvuf anlayışında ilahi aşk, ilahi aşkın verdiği coşku, heyecan ön planda yer alır. Diğer mutasavvıflar gibi "insan-ı kamil" tipini çizmiş, "insan-ı kamil" olmanın neleri gerektirdiğini anlatmıştır. Kamil insanın aranan nitelikleri arasında ise aşk ile Allah'a ulaşma istek ve çabası önemlidir. Allah sevgisinin yanı sıra Yunus'un işlediği ana konular arasında insan ve insanlık sevgisi bulunmaktadır. İnsanlar arası hoşgörü, barış, sevgi anlayışına dayalı kardeşlik düşüncesi üzerinde durur. İnsanların, din, mezhep, ırk farkı gözetilmeksizin bir ve eşit tutulmasını ister. Bu evrensel görüşleri Yunus Emre'nin dünden bugüne sürekli artan bir ilgi ve sevgi ile yaşamasının önemli nedenleridir. Yunus Emre'nin şiirleri, lirik olmalarının yanı sıra aynı zamanda da didaktiktirler. Şiirlerindeki bu öğretici üslûp, kuru ve usandırıcı olmaktan uzaktır. Şiirlerinin didaktik edası, onun lirik üslubunun içerisinde erimiştir.

Yunus Emre Dîvânı'nda yer alan manzumeler, dil özellikleri bakımından da önemli olup Yunus'un 13. yüzyıl Anadolu'sunda kurulmaya başlayan yazı dilinin önde gelen temsilcileri arasında yer almasını sağlamışlardır. Onun günümüze ulaşan ününü kazanmasında kullandığı dilin payı vardır. Yunus Emre'nin Türkçeyi kullanmakta gösterdiği başarıdan dolayı edebiyatımızda ayrı bir yere sahiptir. Yunus Emre, "sehl-i mümteni" denilen, görünüşte kolay fakat söylenişi zor şiir örneklerinin edebiyatımızdaki önde gelen ustalarından sayılmaktadır. Yunus Emre, Türkçe kelimelerin yanı sıra Arapça, Farsça kelime ve terkipler de kullanmıştır. Ancak o, bu iki dilden aldığı kelimelerle Türkçeyi yan yana kullanmış; yeni yazı dilinin yoğrulmasında yabancı kelimelerle Türkçe kelimeleri başarıyla bir araya getirebilmiştir. Şiir dilini halkın kullandığı kelime, deyim ve kavramlarla zenginleştirerek, şiirlerinin halk toplulukları tarafından benimsenmesini sağlamıştır. İşlediği düşüncelerle birlikte diliyle de halka inebilmiş olan Yunus'un şiirleri bestelenerek tekkelerde okunduğu gibi kendisinden sonra başka Yunusların çıkmasına, hatta şiirimizde "Yunus Tarzı" denen yeni bir edebi yolun açılmasına neden olmuştur.
Yunus Emre, güçlü şairliğinin yanı sıra, döneminin dilini kullanmakta gösterdiği başarı, düşünceleri ve işlediği konularla halk ve tekke şiirinden başka Divan şiirini de etkilemiş, etkisini ve ününü günümüze kadar sürdürmüş bir mutasavvıf şair, Anadolu'nun yetiştirdiği bir bilge insandır.

Eserleri

Anadolu'da 13. yüzyılda varlığını göstermeye başlayan yazı dilinin kurucuları arasında önemli bir yere sahip olan Yunus Emre, yalnızca Türk dilinin değil sanat gücüyle edebiyatımızın da en önde gelen ustalarından biridir. Dîvân'ı ile Risâletü'n-Nushiyye adlı mesnevisi bilinen eserleridir.

Dîvân: Yunus'un düşünce ve duygu dünyası ile sanatçı yanını ortaya koyduğu, dolayısıyla da günümüze kadar gelen ününü kazanmasında büyük payı olan eseridir. Yunus Dîvânı, genelde ilahi tarzında yazılmış şiirlerden meydana gelmiştir. Hece vezni ile yazılmış söz konusu şiirler aynı zamanda aruzla yazılmış musammat gazel izlenimini de uyandırmaktadır. Bu şiirler gerek şekil özellikleri gerekse konuları bakımından Ahmed Yesevi'nin hikmetlerini andırmaktadırlar. Bu nedenle de Yunus Emre, Ahmed Yesevî hikmetlerinin takipçisi görünümündedir. Ancak, Yunus'un ilahileri, aşkın ön planda yer aldığı bir tasavvuf anlayışını işlediklerinden lirizm yanı ağır basan, heyecan yönünden daha zengin, etkileyici bir yapıya sahiptirler. Yunus Emre, Dîvân'da ilahilerin yanı sıra, münacat, na't, şathiyye, mi'raciye gibi türleri de denemiştir.
Risâletü'n-Nushiyye: Mesnevi tarzındadır. Bu eser, tasavvuf ilkelerinin anlatıldığı didaktik bir eserdir. Söz konusu mesnevinin ilk on üç beyiti fâ'ilâtün / fâ'ilâtün / fâ'ilün kalıbı ile yazılmış olup bu bölümü kısa mensur bir bölüm izler. Daha sonra tamamı 630 beyit dolayında olan eserin, mefa'ilün / mefâ'ilün / fe'ûlün kalıbı ile yazılmış olan esas bölümü gelir. Türkçe yazılmış ilk didaktik eserlerden biridir.

Sayfa 9 / 9

reklam-veriniz

teog turkce

lys-edebiyat-testleri-2

ygs-turkce-testleri

YUKARI