Öğeyi Oyla
(3 oy)

Mesnevi: Mevlânâ'nın eserlerinin en ünlüsü ve hacimlisi olan Mesnevi, dini, tasavvufi ve ahlâki yanı ağır basan didaktik bir eserdir. Mesnevi'de işlenen konuların çoğu öğüt verme amacını güder. Konuların işlenişinde, hikâye ve fabllarla konuyu açıklama, örnekleme, verilmek istenen düşünceyi pekiştirme yolu izlenmiştir. Bütün hikâye ve fablların eserde yer alış amacı, eğitici, öğretici olmaktır. Bu nedenle, her hikâye bir öğütle bitirilir. Kıssadan hisse çıkarmaya dayanan bu anlatım tarzı Mevlânâ'dan önce de var olup, İslâmi dönemde ilk örneklerine İran edebiyatı mesnevilerinde rastlanmaktadır. Hakîm Senâî'nin Hadîkatü'l-Hakîka'sı ile Ferîdüddîn Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ı bu tür eserlere örnek olarak verilebilir. Öğretici yanının ağır basması nedeniyle Mesnevi'de çoğu didaktik eserlerde olduğu gibi duygu zenginliği, taşkınlığı yoktur. Dîvân-ı Kebîr'le kıyaslandığında Mesnevi'nin şiir olarak gücü sınırlı kalır. Bu özelliğine karşın Mesnevi değerini ve önemini içerisinde yer verilmiş olan konu ve hikâyelerin çeşitliliğinden, zenginliğinden alır. Eser, başta tasavvuf konusunda verdiği bilgiler olmak üzere, içerisinde bulunan hikâyeler, atasözleri, deyimler ile başlı başına bir kültür hazinesidir. Nitekim sahip olduğu İslâmi bilgiler ve kültür zenginliği nedeniyle 15. yüzyılın ünlü mutasavvıfı Molla Câmî Mesneviye "Magz-ı Kur'an" demiştir. Mevlânâ'nın Mesnevi'si yalnız İslâm dünyasında değil Batı ülkelerinde de tanınmış bir eserdir. Gerek Türkçe, gerekse Farsça ve Arapça olarak değişik zamanlarda kopyaları yapılmış, çeşitli dillere çevrilmiştir. Kendisinden sonra yazılmış, dini-ahlâki konulu birçok eseri etkilemiş, onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevi, aynı zamanda yüzyıllar boyu Mevlevi tekkelerinde okutulmuştur. Bu nedenle eski edebiyatımızdaki etkisi sürekli ve önemlidir.

Dîvân: Mevlânâ'nın ününü sağlayan ikinci manzum eseri Dîvân ya da yaygın olarak bilinen diğer adıyla Dîvân-ı Kebir'dir. Diğer eserlerine göre lirizm yanı ağır basan Dîvân'daki manzumelerinde, Mevlânâ, daha çok tasavvufi aşkı işlemiştir. Mevlânâ'nın Şems-i Tebriz'iyle olan yakınlığının anlatıldığı bölümde de belirtildiği gibi, Dîvân'da Şems'in etkisi belirgindir. Eserde yer alan birçok şiirde Şems, mahlas yerine kullanılmış ve eserin bu özelliğinden dolayı Mevlânâ Divanı, Dîvân-ı Şems-i Tebriz ve Şemsü'l-Hakâyık adları ile de anılagelmiştir. Hacimli olan Dîvân-ı Kebir'de değişik nazım şekilleri ile rubailer yer alır. Eserin değişik dillerde yapılmış çevirileri bulunmaktadır. Mevlânâ'nın iki ünlü manzum eserinin yanı sıra mensur eserleri de vardır. Bunlar, Fîhi Ma Fîh, Mecâlis-i Seb'a ve Mektûbât'tır.

Fîhi Mâ Fîh: Mevlânâ'nın sohbetleri sırasında, başta tasavvuf olmak üzere, din, ahlâk, felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışını söz konusu ettiği konuşmalarından meydana gelmiştir. Diğer eserlerinin çoğunda olduğu gibi, bu eser de sohbetleri sırasında bulunan yakınları tarafından not tutulmak suretiyle ortaya çıkmıştır. Fîhi Mâ Fîh'in Türkçeye yapılmış iki çevirisi bulunmaktadır.

Mecâlis-i Seb'a: Mevlânâ'nın yedi vaazının bir araya getirilmesiyle meydana gelmiştir. Anılan eser, metin ve Türkçe çevirisiyle birlikte Ahmed Remzi Akyürek tarafından yayımlanmıştır.

Mektubat: Mevlânâ'nın mensur eserleri arasında yer alan Mektubat, onun Selçuklu Devleti ileri gelenlerine, dönemin devlet adamlarına, dostlarına yazdığı 145 mektubun bir araya getirilmesi suretiyle eser halini almıştır. Diğer eserlerinin çoğunda olduğu gibi öğüt veren, öğretici yanı ön planda olan bir eserdir.

Öğeyi Oyla
(0 oy)

İstanbul'da doğdu (1898). Galatasaray Lisesi'nin 4. sınıfından ayrıldı. Ailesi tara­fından gönderildiği Cenevre'de de düzgün bir eğitim görmedi. Beş yıl hevesleri doğrul­tusunda okudu, Fransızcasını geliştirdi. Dönüşünde Nişantaşı Lisesi'nde Fransızca öğ­retmenliğine başladı (Eylül 1921). Ticaret ve Milli Eğitim bakanlıklarında çevirmenlik yaptı (1926–27). Yeniden öğretmenliğe döndü. Ankara ve İstanbul liselerinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yabancı Diller Okulu'nda, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nde bu görevini sürdürdü (1927–45). Cumhurbaşkanlığı çevirmenliğinden emekliye ayrıldı (Şubat 1952). Ankara'da vefat etti. (17 Mayıs 1957).

Nurullah Ataç, ilk yazı ve şiirleriyle Dergâh dergisinde (1921–22) görünmüştü. Sonra Akşam, Hâkimiyet-i Milliye, Hayat, Yedigün, Tan, Haber, Akşam Postası (1922–40) dergi ve gazetelerinde çıkan tiyatro eleştirileri, söyleşileri, denemeleriyle sanat dün­yasının vazgeçilmez güçlerinden biri durumuna geldi. 1920'li yıllarda Ahmet Haşim (Göl Saatleri), Ahmet Hikmet Müftüoğlu (Çağlayanlar), Halide Edib (Dağa Çıkan Kurt) ve Yakup Kadri (Erenlerin Bağından) gibi şair ve yazarların yapıtlarını değer­lendirirken, edebiyatı bilen kişiliği ortaya çıktı Ataç'ın. Daha çok, tiyatro yazılarının ağır bastığı bir dönemdi bu. 1930'lu yıllardaysa yeni edebiyatın oluşum evresine özgü gelişmelerin uzağında kalmadı. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Necip Fazıl, Sait Faik, Mustafa Seyyit Sütüven, Cahit Sıtkı gibi şair ve yazarları değerlendirerek şiir ve öykü­deki atılımların yarattığı beğeni değişimi üzerinde durdu en çok. En özel şiir sorunların­dan, en genel kuramlara kadar uzanan geniş uğraş alanında edebiyatımızın çağdaşlaşma­sı için gereken öğelerin bilinmesine çaba gösterdi. Abdülhak Hamidlerin, Halit Ziyala­rın, Hüseyin Cahitlerin, Cenap Şehabettinlerin şiir, öykü, eleştirme yazdıkları yıllarda Cumhuriyet dönemi kuşağının duyduğu tepkilere yandaş olmasına karşın, eski değerler karşısında toptan yadsımacı duruma düşmedi Ataç. Kendi şiirini, öyküsünü, romanını, arayan yeni kuşağın yaratıcıları gibi, o da yazarlığını, edebiyatçı ve düşün adamı kişili­ğini arıyordu.

Ataç'ın 1930'lu yıllarda yayımladığı 1500'ü aşkın yazısında geçen konular:

  • Güncel sorunlara ilişkin olanlar;
  • "Güzellik ve İnsan", "Kültür ve Cemiyet", "Sanat ve Makina", "Sanat ve Heye­can", "Sanat ve Ahlâk", "Dostluk", "Sanat ve Şahsiyet" türünden deneme niteliği taşı­yanlar...
  •  "Eski Edebiyatımız", "Şiire Dair", "Gelen Edebiyat", "Harp Edebiyatı", "Edebi­yat ve Mektup", "Türk Şiirlerinin Vezni", "İleri, Geri ve Edebiyat", "Yine Divan Edebi­yatı", "Yeni Sanata Doğru", "Romana Dair" gibi edebiyat türleri üzerindekiler...
  • "Kıraat Kitapları ve Yenilik", "Kızılcık Dalları" (Reşat Nuri), "Değirmen" (Sabahattin Ali), "Tunadan Batıya" (İsmail Habip Sevük), "Edebî Hatıralar" (Hüseyin Ca­hit Yalçın), "Kağnı" (Sabahattin Ali), "Şeyh Bedrettin Destanı" (Nâzım Hikmet), "Kırk Yıl" (Halit Ziya), "Mai ve Siyah" (Halit Ziya), "Yunus Divanı" gibi kitapları değerlen­dirme amacındakiler...
  • Namık Kemal, Abdülhak Hamid, Halit Ziya; Tevfik Fikret, Cenap Şebabettin, Ahmet Haşim, Ziya Gökalp, Ahmet Rasim, Ahmet Refik, Ömer Seyfettin, Refik Halit, Ertuğrul Muhsin, Mehmet Akif, Nâzım Hikmet, Ahmet Kutsi, Necip Fazıl, Ömer Bed­rettin gibi eski ve yeni düşün, sanat, edebiyat adamlarını konu alanlar...
  • "Maya", "İş, Adamı", "Kocama Bir Metres", "Othello", "Tiyatroya Dair", "Te­maşa Tarihi", "Tiyatro Buhranı", "Karagöz". "Tiyatro ve Roman", "Tiyatro Dili" vb. gibi tiyatro sanatına ve oyunlarına ilişkin yazılar...
  • "Kadın Erkek Müsavatı", "Humanizma", "Türkçeyi Beğenmeyenler", "Orta Çağ", "Sulh ve Harp", "Has İsimlerin İmlası", "Sulh", "Hak ve Nizam", "Taassup", "Cumhuriyet Bayramı", "Istılahlar Meselesi", "Türkçe Yayım Zevki", "Dil İşi", "Dil Üzerine Düşünceler", "Dilimizin Nahvi", "Alaturka -  Alafranga" türünden toplum ve dil sorunlarını işleyenler...

Bu dönemin yazılarında "muharrir", "kari", "telakki", "fâni", "savt", "bilakis", "ha­dise", "külli", "anane", "tenkid", "münekkid" gibi eski sözcükleri yadırgamadan kullan­dığı görülür. Ama dilimizin değişmesi olgusunu kabul eder. Kimi yazılarında, kendi de­yişiyle "bazen korka korka, bazen cesaretle" Fransızca sözcüklere bulduğu karşılıkları da yazmaktadır. Büyük bir hızla değişen Türkçenin iki yüzyıl içinde "sükûn bulmuş" bir yeni dil yaratacağına inanmıştır.

Yeni sanatçıların yapıtları karşısında da kendi beğenisini, kişisel eğilimlerini açığa vuran "sevdim", "sevmedim", "beğendim", "beğenmedim" türünden sözcüklerle "zayıf, "kuvvetli", "güzel" gibi nitelemeleri kullanır Ataç. Sevmişse coşkulandığını duyumsa­tan sözcüklere engel olmaz. Yeniyi değerlendirirken bir yönüne yaklaşmakla yetinmez. Eskiyle karşılaştırır. Daha önce verilmiş yargılar varsa onları tartışarak doğrular ya da benimsemediğini ifade eder.

Bu döneminde de çoğu şairane benzetilerden, gereksiz tamlamalardan arınmamış olan çağdaşı yazarlar gibi uzun tümceye eğilim duymadığını söyleyebiliriz. Henüz "dev­rik tümce" kullanmamasına karşın, sorular ve yanıtlarla hareketlendirmeye çalışır anlatı­mını. Bir okunuşta anlaşılır olmaya özen gösterdiği bellidir.

1940'tan ölümüne kadar, on yedi yıl içinde bini aşkın deneme ve söyleşi yayımladı Ataç. Çoğunluğu Ulus, Cumhuriyet, Türk Dili, Varlık, Son Havadis dergi ve gazetele­rinde çıkan bu yazılarda da dil ve edebiyat konularının önde geldiği saptanabilir. Özel­likle 1945'ten sonra dil üzerine düşüncelerini açıkladığı yazılar büyük sayılara varır. Dil sorununu, uygarlık bilincinin vazgeçilmez öğelerinden saydığı için "Atatürk devrimleri"nin de vazgeçilmez bir parçası olarak görüyordu Ataç, "Dil Devrimi" adlı yazısın­da, XIX. yüzyıl içindeki değişmeleri vurgularken, bu görüşünü de şöyle açıklar:

Dil devrimi buyrukla olmuş. Bu söz de doğru, söyleyenlerin sandıklarından çok daha doğru. Buyrukla oldu dil devrimi; bütün devrimler buyrukla olur. Ki­min buyruğu ile? Bu toplumun buyruğu ile... Bu toplum, Türk ulusu, dilini değiştirmek gerektiğini yıllardır içinde duyuyor, o dileğini bireylerinin birkaçına, birçoğuna duyuruyor. Türkçenin Arapça, Farsça sözcükleri bırakmasına, kendi köklerinden yeni sözler yapmasına, kendi kendine gelişmesine çalışanlar hep o buyruğu duymuş olan kimselerdir. Dil devrimini Atatürk buyurmadı. Atatürk de toplumun buyruğuna uydu. Atatürk'ün adına bağlandığımız devrimlerin hepsi de bu toplumun buyruğu ile olmuştur.

Ataç'ın dilin değişmesi olgusunu çağdaşlaşmanın doğal gereği saydığı için edebi­yattaki çağdaş atılımlar karşısında da eski alışkanlıklarını aşmaya, eski değer ölçülerini değiştirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. 30'lu yıllarda Nâzım Hikmet şiirine yaklaşırkençok yönlü özelliği olan bir şairin getirdiklerini görebilmişti. 1940'lardan sonra yalnız Orhan Veli ve arkadaşlarının değil, toplumun, sanatın ve kendilerinin bilincinde olan tüm Cumhuriyet dönemi kuşağının eski beğenilerin tuzağına düşmeden izlenebileceğini gösterdi. Giderek de sorunlarına eğildi yeni edebiyat hareketinin.

Denebilir ki, yandaş olduğu bu hareketi temsil eden kişilere, onların yapıtlarına, gelişmenin çeşitli aşamalarında çözüm bekleyen sorunlara yaklaşımı edebiyat adamı ki­şiliğinin özelliklerini ortaya çıkarır Ataç'ın. Hareket içinde izleyici olarak da görünür, denemeci eleştirmen olarak da. "Bir Mektup" adlı yazısında şöyle tanımlar uğraşını:

Evet, birkaç tenkid yazısı yazdım, belki daha da yazarım. Tenkidlerimde bir öğretiye bağlanmadım, yani doctrinaire değilim. Bir kitaptan hoşlandım mı, hoşlanmadım mı onu söylerim; sevdiğim parçaları başkalarına da gösterip sevdirmeye çalışırım. Yargılarımın kesin, şaşmaz yargılar olduğunu ileri sür­mem; eserlerin bende bıraktıkları izlenimleri belirtmek isterim. Bu yolda yazan tenkidcilere yanılmıyorsam, impresioniste, izlenimci derler. Ama tenkit yazı­larım azdır; asıl essai, deneme yazmağa, bir moralist olmağa heves ede­rim.

Ataç'ın deneme yazarı niteliğiyle gereken birikim ve becerilere sahip olduğu kabul edilmiştir. Asım Bezirci, diyalektik bir kavrayışa sahip olduğunu söylediği yazarlar ara­sında onun da adını anar. Hüseyin Cöntürk'e göre "eleştirinin tarihi, yüzde doksan Ataç'ın tarihidir". Necati Cumalı "batılılaşma yolunda bir yazın, düşün savaşçısı", Ce­mal Süreya "Anadolu Sokrates'i"olarak niteler onu. Adnan Binyazar ise şöyle değer­lendirir: “Akıl”  temel kavramdır Ataç'ta. Tüm kavramları bu akıl süzgecinden geçir­mek gerektiğini ileri sürer, yaptıklarıyla, ettikleriyle. Onun kalıpları kırmasında kullandığı araç da bu kavramlarla düşünsel bütünlük kazanır.

ESERLERİ: Günlerin Getirdiği (1946), Karalama Defteri (1952), Sözden Sö­ze (1952), Ararken (1954), Diyelim (1954), Söz Arasında (1957), Okuruma Mektup­lar (1958), Günce (1960), Prospero ile Caliban (1961). Yapıtlarının Can Yayınevince yeni baskıları yapılıyor.

Page 5 of 9

reklam-veriniz

teog turkce

lys-edebiyat-testleri-2

ygs-turkce-testleri

YUKARI