Öğeyi Oyla
(5 oy)

13. yüzyıl Anadolu şairlerinden olan Dehhânî, Divan şiirinin Anadolu'daki kurucusu kabul edilir. Hayatı hakkında bilgilerin sınırlı olduğu Dehhânî, çeşitli kaynaklara göre Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşmiş; I. Alaeddin ya da III. Alaeddin döneminde yaşamıştır.

Selçuklu Sultanı Alaeddin'e sunduğu kasidesinden, Horasan'dan geldiğini öğrenilen Dehhânî, Sultan'dan Horasan'a tekrar dönmek için izin istemektedir. Ayrıca, kasidenin sunulduğu Sultan Alaeddin'in de I. Alaeddin mi yoksa III. Alaeddin mi olduğu belli değildir.

Dehhânî bir saray ve zevk şairidir. O, çağdaşı birçok şairin izlediği yolu izlememiş, döneminde etkin olan tasavvuf akımının, dini atmosferin etkisinde kalarak şiir yazmamış, yaşadığı zamanı elden geldiğince zevk ve eğlence içerisinde geçirmekten yana olduğunu şiirlerinde vurgulamıştır. Şiirlerinden, Fars şiirini ve şairlerini yakından tanıdığı anlaşılan Dehhânî, İran şiirinin edebi sanatlarını, mazmunlarım, duygu yanı ağır basan şiir dünyasının bazı motiflerini Anadolu'da yeni yeni kurulan Türk şiirinde kullanarak, Divan şiirinin bilinen ilk örneklerini vermiştir. Ayrıca, elde bulunan kasidesiyle gazelleri de her iki nazım şeklinin tama yakın bir planını sergilemektedir. Ancak, Dehhânî'nin şiirleri, kuruluş aşamasında olması nedeniyle Divan şiiri açısından, daha çok bir hammadde görünümündedir. Şiirlerinde de bir derinlik bulunmamaktadır. Şiirlerinin kuruluşunda görülen sağlamlık, bu şiirlerin ilk örnekler olamayacağı, Divan şiirinin ele geçmemiş ya da yok olmuş daha eski tarihli örneklerinin olması gerektiği düşüncesini akla getirmektedir. Sonraki yüzyılların eserleri olan Mantıku't-Tayr, Hurşîd-nâme, Bahrü'l-Hakâyık gibi mesnevilerde adının geçmesi; nazire mecmualarından Ömer bin Mezid'in Mecmu'atü'n-Nezâ'ir'iyle Eğridirli Hacı Kemal'in Câmî'ü'n-Nezâ'ir'inde şiirlerine yer verilmiş olması, Dehhânî'nin 15. ve 16. yüzyıllara kadar unutulmadığını göstermektedir.

Öğeyi Oyla
(4 oy)

Asıl adı Muhammed Celâleddin olan Mevlânâ, Horasan'ın Belh şehrinde 1207 tarihinde doğmuştur. Hakkında bilgi edinebildiğimiz belli başlı iki kaynak Ahmed Eflâkînin Menâkıbü'l-Ârifîn'i ile Sultan Veled'in İbtida-nâme'sidir. Anılan kaynakların verdikleri bilgilere göre, dönemin Belh'teki tanınmış bilginlerinden olan Mevlânâ'nm babası Bahaeddin Veled, Harzem Moğol saldırısına uğramadan kısa bir süre önce 1212 yılında, ailesi ile birlikte Belh'ten ayrılmıştır. Bahaeddin Veled ve ailesi önce İran'a gelmiş burada ünlü mutasavvıf Attar ile görüşmüş, daha sonra Hicaz'a, oradan da Şam yoluyla Anadolu'ya gelmiştir. Aile, Anadolu'nun değişik yerlerinde kısa süreli kalışlardan sonra eski adı Larende olan Karaman'a gelerek bir süre burada yaşamış, 1221'de de Selçuklu Sultanı Alaaddin'in daveti üzerine Konya'ya gelerek yerleşmiştir. Kaynakların verdiği bilgiye göre, Konya'da medrese hocalığı yapan ve vaazları ile çevresinde saygınlık kazanan Bahaeddin Veled 1230 yılında Konya'da ölmüştür. Daha sonra, Bahaeddin Veled'in öğrencisi Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tırmizî, Mevlânâ'nın hocalığını yapmıştır. Burhaneddin Muhakkik, Konya'da bulunduğu süre içinde, Mevlânâ'ya tasavvuf bilgilerini öğretmiş, onun düşünce dünyasının biçimlenmesinde etkili olmuştur. Seyyid Burhaneddin'in ölümünden sonra ise Mevlânâ'nm içine kapanarak, çevresinden kopmaya başladığını gene kaynaklardan öğreniyoruz. Mevlânâ'nm bu kendi içine dönük olarak yalnız kalmayı tercih ettiği dönem 1244 yılına kadar sürmüştür. 1244 tarihi Mevlânâ'nm hayatında bir dönüm noktasıdır. Çünkü, anılan tarihte Mevlânâ, Konya'ya gelen Şems-i Tebrizî ile tanışır.

Şems-i Tebrizî'nin etkisinde kalarak onu yanından ayırmayan Mevlânâ'da gerçek mistik ruhun oluşması, Şems ile olan derin dostluğun sonucunda ortaya çıkmıştır. Ancak, yalnızca Şems'in varlığı ve dostluğuyla yetinen Mevlânâ'nın bu tutumu bir süre sonra etrafındakilerin tepkisine yol açar. Nitekim, Mevlânâ'nın çevresindekilerin kıskançlığı sonucu Şems-i Tebrizî ortadan kaybolur. Böylece, Mevlânâ'nm mutasavvıf kimliğini ve edebi kişiliğini kazanmasında büyük payı olan Şems-i Tebrizî ile Mevlânâ arasındaki derin dostluk da son bulur. Şems'in ortadan kaybolmasından sonra büyük bir üzüntüye kapılmış olan Mevlânâ'nm, onun ayrılığı üzerine esas edebi kişiliğini ortaya koyan lirik şiirlerini yazdığı kaynakların verdiği bilgiler arasındadır. Şems'ten aldığı ruhla yazdığı şiirlerini Dîvân'ında toplayan Mevlânâ, Dîvân'daki gazellerinde bazen "Şems", bazen de "Hamuş" mahlasını kullanmıştır. Dîvân-ı Kebîr adıyla yaygın olarak tanınan Dîvân ise Şemsü'l-Hakâyık diye de bilinir. Gerek Dîvân'da. kullanılmış olan mahlaslardan gerekse Dîvân'ın adından da anlaşılacağı gibi, Mevlânâ'nm Dîvân'ında. Şems-i Tebrizî'nin etkisi önemlidir.

Mevlânâ, Şems'ten sonra Kuyumcu Selahaddin Zerkûb ile arkadaşlık etmiş ve onu kendisine halife seçmiştir. Mevlânâ ile Selahaddin Zerkûb arasında on yıl süren arkadaşlık Selahaddin Zerkûb'un ölümüyle son bulmuştur. Daha sonra Mevlânâ, edebi kişiliğinde önemli yeri olan bir başka insanı, Hüsameddin Çelebi'yi yakın arkadaş edinmiştir. Hüsameddin Çelebi'nin Mevlânâ'nm edebi kişiliğindeki önemi, ünlü eseri Mesnevi dolayısıyladır. Çünkü Mevlânâ, İslâm dünyasının tanınmış eserlerinden Mesnevi'sini Hüsameddin Çelebi'nin teşvik ve ısrarı üzerine yazmıştır. Anılan eserin ilk on sekiz beyitini kendisi yazan Mevlânâ, geri kalan hacimli kısmını Hüsameddin Çelebi'ye söylemek suretiyle yazdırmıştır. Böylece yirmi sekiz bin dolayındaki altı ciltlik mesnevi ortaya çıkmıştır. Eser, mesnevi nazım şekliyle yazıldığı için kısaca Mesnevi adıyla tanınmıştır. Ancak, ünlü eserin asıl adı Mesnevî-i Ma'nevî'dir. Mesnevî-i Şerîf de denir. Hüsameddin Çelebi'nin yakın dost ve halife olarak Mevlânâ'nın varlığındaki yeri, Mevlânâ'nm 17 Aralık 1273 tarihinde ölümüne kadar sürmüştür. Mevlânâ'nm ölüm gecesi düğün gecesi, sevgiliye kavuşulan gece anlamına gelen "Şeb-i'Arus" olarak bilinir.

Edebi Kişiliği 

Mevlânâ, mensur olanlar da dahil eserlerini genel olarak Farsça yazmıştır. Eserlerinde kullandığı Türkçe kelime ve mısra sayısı sınırlıdır. Ayrıca, Arapça gazelleri, dörtlükleri mısraları da bulunmaktadır.

Mevlânâ'nın nazım ve nesir dilinde Farsça kullanmasının nedeni aile çevresinden başlayarak öğrenimini bu dille görmüş olmasındandır. Mevlânâ'nın çevresinde Farsça edebi dil geleneğinin varlığı, onun Farsça yazmasının nedeni olmalıdır.

Mevlânâ, yaşadığı dönemde çevresinden büyük ilgi görmüş, dönemin Selçuklu sultanları ile de yakınlık kurmuştur. Kurduğu bu yakınlık, Mevlânâ'nın toplum üzerinde daha etkili olmasını sağlamış, düşüncelerinin başta çevresinde bulunanlar olmak üzere yayılmasını kolaylaştırmıştır. Öte yandan, kendinden sonra, adının ve görüşlerinin yaşamasında oğlu Sultan Veled'in etkisi olmuştur. Babasının yolunu izleyerek adını sürdüren ve onun düşüncelerinin üzerine Mevlevilik tarikatını kuran Sultan Veled'dir.

Başta şiirleri olmak üzere, Mevlânâ eserlerinde daha çok tasavvufla ilgili konular üzerinde durur. Bu konular arasında tasavvufun ana noktası olan "vahdet-i vücud" (varlık birliği) konusu ağırlıklı olarak işlenir. O da öteki mutasavvıflar gibi eserlerinde sık sık, gerçek tek varlığın Allah olduğu, evrendeki her şeyin Allah'ı yansıttığı görüşünü savunur. Mevlânâ'ya göre Allah, insan ve görünen bütün varlıklar temelde birdir. Bu birlik nedeniyle insanda ilahi bir öz vardır. İnsandaki bu ilahi özün kavranılmasında, Allah, insan ve evren üçlüsü arasındaki birliğin anlaşılmasında ise, gönlün önderliği gerekir. Yani metafizik konuların yorumlanabilmesi için, Allah'a ulaşma yolunda düşünceden çok, aşk'ın aracılığı olmalıdır. Tasavvufun ilahi gerçeğe ulaşmakta izlediği bu keşif ve ilham yolundan etkilenmiş olan Mevlânâ, ilahi aşk konusu üzerinde ağırlıklı olarak durmuş; insanın kazanacağı erdemler ve yaşayacağı ilahi aşkla "insan-ı kamil" mertebesine ulaşacağını belirtmiştir. İlahi aşk söz konusu edildiğinde Mevlânâ'nın mutasavvıf ve şair kimliğindeki duygu ve heyecan zenginliğini bu kaynaktan aldığını söylemek gerekir. Bu kaynaktan aldığı ilham sayesinde tasavvufun daha önce üzerinde durulmuş, yorumlanmış konularını Mevlânâ, daha etkili, sürükleyici bir dille anlatmıştır. Mevlânâ'nın başarısı bu etkileyici, sarsıcı söyleyişten gelmektedir.

Mevlânâ'nın yer verdiği görüşler arasında, tasavvuftaki ideal insan tipi olan "insan-ı kamil"in mezhepler ve dinler üstü olduğu, "insan-ı kamil"in gözünde hangi din ve mezhepten olursa olsun herkesin eşit olduğu görüşü de vardır. Mevlânâ, dinin yalnızca kişinin kendisini ilgilendirdiğini, kişinin inanç ve davranışlarına karışmanın doğru olmayacağına inanır. O, bu düşünce doğrultusunda hangi din, mezhep ve ırktan olursa olsun insanlara kucak açmış ve onlara sevgi yolunu göstermiştir. Nitekim, bu hoşgörüsünden dolayı Mevlânâ, yalnız İslâm dünyasının değil Batı'nın da ilgisini çekmiş, etkisi kalıcı ve sürekli olmuştur.

Mevlânâ'nın edebi kişiliği, derin din ve tasavvuf bilgisinin yanında aşk, heyecan ve düşünce üzerine kurulmuştur. Duygu ve heyecan onun varlığında önemli yer tutar. O, düşünce ve bilgiye bağlı aydın kimliğinin yanı sıra daha çok coşku ve aşktan kaynağını alan şairlik gücüyle insanlık alemindeki etkisini yüzyılları aşarak sürdürmüş ve sürdürecektir.

Mesnevi ve Dîvân, Mevlânâ'nın iki ana eseridir. Her iki eser de manzumdur.

MEVLANA'NIN ESERLERİ

Sayfa 4 / 9

reklam-veriniz

teog turkce

lys-edebiyat-testleri-2

ygs-turkce-testleri

YUKARI